KILIÇDAROĞLU: ÜLKEYİ YÖNETENLER HESAP VERMİYORLAR!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu Londra’da konuştu. Düşünce kuruluşu Chatham House’da yaptığı “Türkiye’de Demokrasi ve İstikrar” başlıklı konuşma da Kılıçdaroğlu,”Ülkeyi yönetenler topluma hesap vermiyorlar.” dedi.

Kılıçdaroğlu şöyle konuştu:

Demokrasiyi her toplumda egemen kılmak hepimizin ortak görevi ve sorumluluğunda olması gereken bir olaydır. Olaya böyle bakmamız gerektiğini düşünüyorum.

Popülist siyasetin getirdiği başka bir sorun daha var. Ülkeyi yönetenler topluma hesap vermiyorlar. Popülist siyaset geniş kitleleri tutsak aldığı için bırakın topluma hesap vermeyi toplumdan ya da kendi beğenmediği kesimlerden hesap sormaya başlıyor.

Yargıyı kontrolü altına alıyor ve doğrudan doğruya belirlediği kişileri ve grupları yargı aracılığıyla hapse atabiliyor. Popülist siyaset bir süre sonra kendi iktidarını daim kılmak için bir baskı aracına dönmüş oluyor. Eğer bu baskı aracı böyle devam ederse o ülkedeki aydınlar, o ülkedeki sivil toplum kuruluşları, o ülkedeki medya ciddi sorunlarla karşı karşıya kalır.

Popülist siyasetçilerin yine ellerinin altında olmasını istedikleri bir yer daha var, medya. Medyayı kontrol etmek isterler. Eğer bir ülkede medyanın kontrolü yüzde 90 bir kişiye teslim edilmişse, yani bir kişi medyanın yüzde 90’ını kontrol edebilir noktadaysa orada demokrasiden söz edemeyiz, düşünce özgürlüğünden söz edemeyiz, popülist siyaset ülkeyi teslim almış demektir.

Aykırı bir söz veya popülist yönetime karşı bir eleştiri, bir kitap, bir makale, bir fıkra, bir karikatür bunlar yayınlanır ve bunlara iktidardakiler sert tepki gösterirlerse, ele geçirdikleri yargı aracılığıyla bunları hapislere atarlarsa o zaman sorunumuz var demektir. Bu soruna karşı elbette ki, o ülkedeki politikacılar mücadele edecektir, sivil toplum kuruluşları mücadele edecektir. Ama onların vereceği mücadelenin dünyaca duyulması ya da demokrat ülkelerce veya demokrasisi gelişmiş ülkelerdeki sivil toplum kuruluşları aracılığıyla bunun duyurulmasının zorluklarını herhalde sizler de tahmin edersiniz.

Hesap vermeyen ama hesap soran, yargı bağımsız değil ama kendi kontrolünde. Kadın – erkek eşitliği tam sağlanamamış. Bütün bunlar olurken popülist siyasetin egemen olduğu ülkelerde üniversiteler asla ses çıkaramaz. Üniversitelerin ses çıkaramadığı bir ülkede demokrasiden söz edilir mi? Eğer popülist siyaset üniversiteleri teslim almışsa, rektörünü de ben tayin edeceğim, nelerin konuşulacağına da ben karar vereceğim, hangi derslerin okutulacağına da ben karar vereceğim, yani siyaset karar veriyorsa buna, demokrasiyi baştan tıkamış oluyoruz.
Dolayısıyla sorun 21’inci yüzyılda bir ülkenin sorunu olmaktan çıkmış durumda. Sorun artık dünyanın sorunu, yani demokrasinin sorunudur.

Bugün bizim Türkçemizde güzel bir atasözü var, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye güzel bir atasözümüz var. Yani bana dokunmuyorsa herkesi ısırabilir. Ama günümüzde, hele hele iletişimin bu kadar hızla geliştiği bir ortamda hepimize dokunan bir tabloyla karşı karşıyayız. Yılanın hepimize dokunduğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Suriye’deki olaylar; bunun tanığısınız, gördünüz ve bu tür ülkelerde beyin göçü olur, bu tür ülkelerde medya özgür değildir, bu tür ülkelerde insanlar konuşamazlar, bu tür ülkelerde sendikalar konuşamazlar, bu tür ülkelerde insanlar hak arayamazlar, çekinirler. Ve dolayısıyla popülist siyasetin teslim aldığı ülkelerde demokratların sesinin sizler tarafından çok daha yakından izlenmesi gerekiyor. Onlara her türlü desteğin verilmesi gerekiyor. Bunu istiyoruz biz.

Bir konuya daha değinip ve ondan sonra sözlerimi bitireyim. Çünkü sizden gelecek sorular bence çok daha önemli. O sorulara cevap vermek isterim. Popülist siyasetin teslim aldığı ülkelerde, bir süre sonra siyasetçi kendisini devlet olarak tanımlamaya başlar. Ben devletim demeye başlar. Devletteki liyakat sisteminin çöktüğünü görürsünüz. Çünkü işi yapana değil, en iyi bilene değil, ya yandaşa veya aynı inanç grubunda olan birisine veya aynı kimlikte olan birisine veya aynı yaşam tarzında olan birisine teslim edersiniz. Dolayısıyla devletteki liyakat sisteminin de süreç içinde çöktüğünü görürsünüz. Oysa devletle hükümet kavramları çok farklıdır. Bunu en iyi sizler bilirsiniz, hükümet dediğiniz kurum devleti yönetmek için gelir ve belli bir süre için gelir.

Halk 4 yıl için veya 5 yıl için yetki verir, 4 veya 5 yıllık yetkiyi kullanırsınız ve devleti yönetirsiniz. Devleti demokratik kurallar içinde yönetmek zorundasınız. Ama bir süre sonra gelip popülist siyasetle toplumun geniş bir kesimini teslim alıp, ondan sonra da ben devletim diye ortaya çıkarsanız yine demokrasinin önünü kesmiş olursunuz, farklı bir sürecin içine toplum evrilmiş olur.

Elbette ki popülist siyasetten çıkmanın, bu siyasetle mücadele etmenin kuralları vardır. Elbette ki bunun bir bedeli de vardır. Çünkü demokrasiyi savunmak tarihsel sürece baktığınızda kolay olmamış. İnsanlar bedel ödemişler; kimisi canıyla, kimisi malıyla bedel ödemiştir. 21.yüzyılda isteriz ki, büyük bedeller ödenmeden demokrasiyi bütün dünyaya yaymış olalım bütün kurumlarıyla, bütün kurallarıyla. Yargı bağımsızlığı demokrasinin olmazsa olmazı. Medya özgürlüğü demokrasinin olmazsa olmazı. Kadın – erkek eşitliği demokrasinin olmazsa olmazı. Popülist siyasetçilerin başvurdukları yöntemlerden birisi de kadını olabildiğince siyasetin dışına itmek ve kadını sadece çocuk doğuran ve evde oturan bir kimliğe hapsetmek. Bu da toplumun demokratik süreç içinde gelişimini engelleyen en önemli olaylardan birisidir.

Bizler demokrasiyi savunan aydınlar olarak, dünyanın neresinde yaşıyorsak yaşayalım hep birlikte demokrasiyi savunmak zorundayız. Demokrasiden geriye doğru atılan her adıma karşı biz tepki vermek zorundayız. Bunları yapabildiğimiz zaman görevimizi yapmış oluruz. Görevi yerine getirmek o ülkede yaşayanların sorumluluğundadır, evet ben bunu gayet iyi biliyorum. Ama demokrasisi gelişmiş ülkelerdeki aydınların, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının da belli ülkelerde yaşanan dramları, insan hakkı ihlallerini yakından gözlemesi ve o mücadelenin bir parçası olması gerekir. İnsanlığa karşı hepimizin ortak sorumluluğu var.

Bir Çinli bilgenin öyküsüyle başlamıştım. Büyük abi hasta geldiği gün hastayı tedavi ediyor, hiçbir sorun yok. Tam bir istikrar var. Öldüğünde yeni bir hasta geldiğinde kimse öldüğünü dahi bilmiyordu. Ama en küçük olan popülist siyaseti en iyi anlatan öyküdür bu. Hasta gelir tedavi etmez, hiç tedavi etmez, bütün hastalık Çin’e yayıldıktan sonra tedavi eder ve Çin onu ulusal kahraman ilan eder. 21.yüzyılın kahramanlara ihtiyacı yok. 21.yüzyıl aklın yüzyılı olmak zorundadır ve biz hasta geldiği gün hastayı tedavi etmek zorundayız. Sorun çıktığı gün sorunu çözmek zorundayız. Sorunu biriktirip bir toplumsal soruna dönüştürüp sonra sorunu çözmeye kalkarsanız bedelini o ülkede yaşayan halk öder. Biz artık halkların bedel ödemesini istemiyoruz.

Her insanın dünyada özgürce yaşamasını, güçlü bir sosyal devlet içinde yaşamasını, sosyal yardımların popülist siyasetçilerin başvurdukları yöntemlerden birisi de sosyal yardımların bir hak olarak değil, bir lütuf olarak halka sunulmasıdır. Sosyal yardımı lütuf olarak sunduğunuz zaman kişi o yardımın kendisinin hakkı olduğunu bilmiyor. Onu öğretmiyorlar, oradan kaçırıyorlar.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir